
Bu münbit topraklardan Türk siyaset ve edebiyat tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan 66 yıllık hayatının büyük bir kısmı, akıl almaz mücadelelerle geçen, hapishaneleri mekân tutan, bildiğini söylemekten çekinmeyen dava insanının asıl adı Osman Zeki Yüksel geçti. Tek parti (CHP) yönetiminin halk üzerindeki ağır baskılarını protesto eden aydınların önde gelenlerin arasında yer alan Osman Yüksel, “Kalemini Hak yolunda bir kılıç gibi kullandı.
Türk siyaset ve edebiyat tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri hiç şüphesiz Osman Yüksel Serdengeçti'dir. Zeka ürünü nükteleri ile ünlü Serdergeçti Ankara'yı bir türlü sevemez ve adını 'Mabetsiz şehir' koyar.
66 yıllık hayatının büyük bir kısmı, akıl almaz mücadelelerle geçen, hapishaneleri mekân tutan, bildiğini söylemekten çekinmeyen dava insanının asıl adı Osman Zeki Yüksel'dir..
Serdengeçti dergisinde bu imzayla çıkan yazılarından dolayı bu soy adla tanındı. Merhum Akseki Müftüsü Salim Yüksel'in oğludur. Eski Diyanet İşleri Başkanlarından merhum Ahmet Hamdi Akseki'nin yeğenidir. Antalya'nın Akseki ilçesinde 25 Temmuz 1917'de içlerinde âlimler yetiştirmiş bir aileye mensup olarak dünyaya gelmiştir.
Akseki'nin köklü sülalelerinden Yüksel ailesine mensup olan Serdengeçti, ailesinin "Ülkeyi kolayca ve daha çabuk olarak gençler refaha ulaştırır" görüşü ile babası tarafından titizlikte yetiştirilmiştir.
Muhyiddin Arabî, İmamı Gazali, Hasan Basri gibi büyüklerin manevi havasını koklayarak büyüyecektir. Babasının bu gayreti gelecekte Serdengeçti'yi meydana getirecektir İlkokulu Akseki'de, ortaokulu yatılı öğrenci olarak Antalya'da okur. Okul sıralarında sadece okulda değil bulunduğu ilçede de adından söz edilmeye başlanır. Ortaokul dönemini devamlı kitap okuyarak geçiren Serdengeçti, Yunus Emre'yi, Mevlana'yı, Mehmet Akif'i kendisine manevi bir hava vermesi sebebi ile çok severdi. Onlar kendisi için manevi birer üstattılar...
Çünkü bu manevi hocalardan aldığı manevi dersler ancak bu döneminde hayatına şekil verir, kalıba girer ve benimserdi. Ankara'da Atatürk Lisesi'ni bitirdikten sonra girdiği Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde 2. Sınıf öğrencisi iken Mayıs 1944'te meydana gelen olaylara karıştığı için öğrenimi yarıda kaldı. Bir süre tutuklu kalır. Serbest bırakılınca fakülteye başvurarak öğrenimine devam etmek istediyse de kendisine izin verilmez. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel' e hitaben meşhur “Yüksek makamın alçak vekiline” sözleriyle başlayan bir dilekçe yazar. Dilekçe'yi bakana verme cesaretini kimse bulamaz ve Osman Yüksel Serdengeçti tekrar hapishaneye gönderilir.
Hapisten çıkınca ünlü Serdengeçti dergisini çıkarmaya başlar. Pek çok sayısı toplatılan bu dergide çıkan yazıları nedeniyle hakkında çok sayıda dava açılır ve sık sık tutuklanıp serbest bırakılır. Başlığının altında “Allah, Vatan, Millet Yolunda” cümlesi sürekli yer alan dergideki yazılarında sık sık kullandığı “Açın kapıları Osman geliyor” sözü yeni tutuklanmalara hazır olduğunu bildiriyordu. Kendisine Serdengeçti unvanını kazandıran bu dergi, sık sık kapanması ve çıkan yazılarından dolayı çok sayıda mahkûmiyet kararı çıkması nedeniyle 33 sayı çıkabilmişti.
1952 yılında Bağrı Yanık adlı bir mizah gazetesi çıkardı. Başlığı altında “Hak yolunda bağrı yanık yolcular” sözü yer alan bu yayınında da inancının mücadelesini zengin esprilerle dolu yergileriyle sürdürdü. Bir ara Adalet Partisi listesinden Antalya milletvekili seçilerek meclise girer.
Batılılaşmayı protesto için mecliste kravatsız milletvekili olarak da ün kazanır. AP'nin politikasına ve parti ileri gelenlerine yönelttiği eleştiriler yüzünden AP'den ihraç edildi.
Sonraki yıllarda mücadelesine yine yayınladığı yazı ve kitaplarla devem eder. Son olarak Yeni İstanbul gazetesinde “Selam” başlığı altında günlük fıkralar yazar.
Tek parti yönetiminin halk üzerindeki ağır baskılarını protesto eden aydınların önde gelenlerin arasında yer alan Osman Yüksel “Kalemini Hak yolunda bir kılıç gibi kullandı.
DÜŞÜNCE YAPISI
“Çünkü davamız, Allah davası, millet davası, vatan davasıdır. Bu mukaddes dava karşısında biz, nefsimizi sildik, kendimizi bildik.
1940 yılından beri kötü niyetlere, şer kuvvetlere karşı amansız bir mücadele açmış bulunuyoruz. Yıllardır bin bir facia ile dolu mücadele hayatımızda, türlü mahkûmiyet ve mahrumiyetlere uğradık. Üniversitelerden mi kovulmadık? Kollarımıza kelepçeler, şehirlerden şehirlere mi sürülmedik? Hangi birinden bahsedelim.
Bütün bunlara rağmen sinmedik, yılmadık, ölmedik...
Çünkü O'na inanıyoruz. O'na güveniyoruz. Hiç ölmeyene, hiç solmayana, eşi nazir olmayana gönül verdik. Mücadeleye, er meydanına yalın kılıç atılanların, Serdengeçtiler kafilesine yeni katılanların pervasızlığı, imanı, heyecanı, zindeliği var içimizde... Kim ne derse desin, önümüze hangi engel çıkarsa çıksın, bu ateş sönmeyecek, bu dava ölmeyecek. Serdengeçti yolundan dönmeyecek.”
Bir topluluk içerisinde derhal kendisini belli eden, dikkatleri üzerine çeken bir kişiliği vardı. Yasak, kural, baskı tanımayan bir karakter taşıyordu. Başkalarının tesirlerine kapılmaz, kendisi çevreye tesir ederdi. Serapa espri dolu bir konuşma ve yazı üslubu vardı. Sempatik, cesur ve ataktı. Şahsiyetinin temel esaslarını içerisinde yetiştiği İslamî iklimden almış; dinî, tarihî, edebî eserleri okuyarak kültürünü zenginleştirmişti. Aynı zamanda şairdi.
Yüksel Serdengeçti, bütün cesaret ve şecaatine rağmen daima aksiyonu değil, fikri önplanda tutmuştur.
İnsanlığın en alevli dönemi olan gençlik yıllarını çevresine nefislere hoş gelen şeylerin kötü olduğunu söylemeyi ve bunları anlatmayı kendisine düstur edindi. Kendisinin adı ise fikir meydanlarında söz edilmekte, konuşulmaktadır. Bu hal ileride fikir ustalığının ve getireceği depremin habercisidir. Temaşa ve tefekkür, o zekânın ve getirdiği çözümlerin kaynağını oluşturacak niteliktedir.
Şu anda olduğu gibi o zamanlarda da yanlış anlatılan mevzuların asılsız olduğunu bilir ve bu vesile ile araştırmaya doğruları ve yanlışları ayırma ile başlar. O zamana kadar ki hedefi öğretmenlik olan Serdengeçti, Ankara Felsefe bölümüne kaydolur. Bu bölüme kaydolmasının sebebini ise kendi ifadesi ile “Felsefe tahsil ederek büyük filozofların sistemleri üzerinde duracak, onlardan aldığım ilhamla, ışıkla kültür hayatının geçirmekte olduğu buhranları anlayacak; karanlıklara faydalı olmaya çalışacaktım” bu şekilde anlatır. Ama hayal kırıklığına uğrayacaktır.
Felsefe bölümündeki öğrencileri şöyle anlatır: “Her şeyi bilirim iddiasında yazacak ve okuyacak bu zavallılar Karl Marx'ı Marka, Engels'i Engel olarak yazacak ve okuyacak kadar ideolojilerinin yabancısıdır. Bunlar ceplerinde para olunca kapitalist sistemi kabul eder, parası bitince yaman birer proleter olurlar. Şehvetleri gıcıklanınca ise, serbest çiftleşme taraftarı olurlar. Ellerine beş on kuruş geçti mi doğru meyhaneye giderler yahut bir yerde toplanarak bu iffetsizler, şerefsizler grubu Stalin'in şerefine kadeh kaldırırlar” Aynen bu gün de böyle olduğu gibi…
BİR SERDENGEÇTİ NÜKTESİ
Bir gün TBMM kürsüsünde konuşurken konuşmasının sabote edilmesi üzerine “Bu meclistekilerin yarısı eşektir” demiştir.
Ancak bu sözü söylemesinin ardından herkes kendisinden sözünü geri almasını ister.
Osman Yüksel arkadaşlarının ısrarlı ricaları sonucu tekrar kürsüye çıkar ve zekâsını gösteren şu sözleri söyler: “Bu meclistekilerin yarısı eşek değildir.”
Şu sözleri olduğumuz yerde titrememiz için kafidir...
“Ey bu toprakları tam bin yıldır kanıyla sulayan Müslüman Türk!
Bugün çok büyük tehlikeler karşısındasın. Her tarafın düşmanlarla sarılmıştır. Bunlardan da tehlikeli iç düşmanların vardır. Bunu görmezsen, sen kendine dönemezsen, seni öyle bir döndürecekler öyle bir benzetecekler ki buna sende şaşırıp kalacaksın. Zira kuvvetli olan, her zaman her yerde zayıfı döndürür, kendine benzetir. Düşman, insanın ve milletlerin üzerinde yalnız topla tüfekle gelmez... Bazen ve ekseriya türlü propaganda, türlü vasıtalar filmler, kitaplar, mecmualar, yabancı zevkler, eğlenceler,adetler kısaca yabancı kültürlerdir...”
“Mabetsiz Şehir” isimli eserinden yolunu, yolumuzu anlatan bir yazı…
Biz "Tanrı dağı" kadar Türk,
"Hıra dağı" kadar Müslüman'ız!
“Serdengeçtiler kelimenin tam manasıyla milliyetçidirler. Milliyetçilik, bizim için bir vasıta değil, bir gayedir. Millet, vatan, mukaddesat gibi kimsenin itiraz edemeyeceği, hassas, muteber kelimelerin arkasına sığınıp oradan şahsi menfaatlerini müdafaa edenler, bir memleket kadar genişleyen ihtiraslarını yurtseverlik şeklinde gösterip, milliyetçiliği, bu ulvi gayeyi büyük servetlere, yüksek menfaatlere erişmek için vasıta olarak kullananlar vardır.
Biz temiz niyetli, vatan duygulu, memleket düşünceli Türk Gençleri, bu türlü bir milliyetçilikten nefret ediyoruz! Bizim milliyetçiliğimiz hususi vagon, bol harcırah, yüksek makam milliyetçiliği değildir. Hakk'a tapan, halkı tutan, yalınkılıç bir milliyetçiliktir.
Şu üzerlerinden büyük menfaatlerin ağır silindiri geçmiş, dümdüz olmuş, yol olmuş şahsiyetsizler, şu zamanın kıymet ve kuvvetlerini alkışlayanlar, her ne pahasına olursa olsun biraz daha, bir gün daha yaşamayı kendilere değişmez düstur edinenler bizden değildirler.
Milli bayram olarak kabul olunan günlerde meydanlarda sözlerine "Çünkü biz..." ile başlayıp son nefeslerini “...etrafında sımsıkıyız”la verenler, görünüş, gösteriş, merasim milliyetçileri hakeza bizden değildir. Biz bu vatanı ve bu milleti hangi zihniyetin, hangi imanın kurtardığını biliyoruz. Onu milli ukalalardan öğrenecek değiliz. Yapılan bunca iğfallere, bunca menfi telkinlere, sapıtma ve saptırma gayretlerine sapmadık, sapıtmadık, ayaktayız; dipdiriyiz... Vatanı uçsuz bucaksız toprakları, hür gökleri, engin denizleriyle aşkla, heyecanla kucaklıyoruz. Altında yüz binlerce şehidin yattığı bu toprakları, üzerinde yaşayanların karınlarını doyurdukları, semirip yağlandıkları alelade bir toprağa, bir çiftliğe tercüme ettirmeyiz. Milletimize, vatanımıza ta derinden, asırlar ve nesiller arkasından gelen bir ruhla bağlıyız. Onu menfaatsiz, karşılıksız, mecnunlar gibi, karasevdalılar gibi seviyoruz. Henüz yeniyiz, genciz.
Alnımız hiçbir fesat ocağında kararmamış, elimiz hiçbir harama uzanmamış. Üzerimize menfaat balçığından bir zerre çamur sıçramamıştır. Ruhumuzu, kalbimizi bütün safiyet ve samimiyetimizle açıyoruz. Onunla ağlayıp onunla güleceğiz. Onunla yaşayıp onunla öleceğiz. Nereden, ne zaman, nasıl gelirse gelsin. Her türlü kötülükle amansız bir şekilde mücadele edeceğiz. Bu yolda yardan değil, serden bile geçmeye hazırız.
Bütün gayemiz küçük Asya insanının, o bilinmez, o görünmez, bir avuç toprak kadar mütevazı, fakat o kadar manalı ruhunu anlamak, “Bu topraklar için toprağa düşenlerin” çocuklarını bu topraklar üzerinde mesut ve bahtiyar görmektir.
İstanbul muhitinde yetişenler, suyun öte tarafından gelenler kadim Anadolu sekenesinin ruhunu bir türlü anlayamadılar, anlamadılar, onunla oynadılar. Onun yüzsuyu hürmetine şanlar, şerefler kazandılar. Fakat ondan, o sessiz varlıktan daima ayrı kaldılar. Kendi isteklerini milli istekler gibi gösterdiler. Milletle aralarındaki uçurumu siyaset icabı nutuklarla, sözle, edebiyatla doldurmaya çalıştılar. Köylü diliyle konuşmaya yeltendikleri, Türkçecilik yaptıkları halde ne millet onları anladı; ne onlar milleti... Çünkü bu adamlar milleti içten, gönülden aşkla sevmediler. Milli davalar diye ortaya atılan davalar milletle zerre kadar alakası olmayan kendi, şahsi davaları idi.
Bu, milletin kadim müesseselerinin yıkılması, mukaddeslerinin ayaklar altında çiğnenmesi, namuslu adamlarının susturulmasına muvaffak oldu. Bu kıtaller, bu cinayetler, hep inkılâp diye diye yapıldı. Bugün meçhul şehidin kemikleri üzerinde yükselen soğuk beton binalar ve bu binalar içinde işlenen günahlar, zinalar Anadolu ruhunu derinden derine şiddetle sarsıyor. Varlığından, dayandığı, inandığı, ezeli ve ebedi kıymetlerinden, kuvvetlerinden uzaklaştırılan millet, şimdi şerha şerha yaralıdır; kaybettiği büyük imanını arıyor. Bizim en büyük gayemiz, milletimize imanını, haklarını iade etmek, mukaddeslerini gasıplarını elinden kurtarmaktır. Serdengeçti işte bu gaye ile çıkıyor.
Soyuna, köküne, vatanına bağlı Türk Gençliği iş delalet ve ihanetlere olduğu kadar, dış tehlikelere karşı da manevi seferberliği tamdır. Herkes şunu bilsin ki dostlarımız kadar düşmanlarımızın da peşindeyiz. Biz, bir zamanlar üç kıta ve yedi denize hükmeden, güngörmüş bir ırkın gözü tok çocuklarıyız.
Aç gözlüler, Anadolu'da hak iddiasına kalkışan profesör bozuntuları eğilsinler tarihe bir daha baksınlar. Biz Malazgirt'ten bu yana topraklar için kaç nesli birden harcamışız.
Biz yalnız memleketler değil, beldeler, kıt'alar, iklimler terk ettik, çok geriledik, artık çekilmek yok!
Elimizde kalan bu topraklar, son parçamız, son damlamızdır. Son nefer, son nefes ve son damla kanımıza kadar savaşacağız.
Yeryüzünde müstakil tek Türk Milleti, tek Türk Devlet'iyiz. "Mete"den Milli Mücadele'de can veren son şehide kadar büyük tarihin mesuliyetini omuzlarımızda taşıyoruz.”
E S E R L E R İ
1) Mabetsiz Şehir
2) Bir Nesli Nasıl Mahvettiler
3) Bu Millet Neden Ağlar?
4) Gülünç Hakikatler
5) Akdeniz Hilal'indir
6) Ayasofya Davası
7) Türklüğün Perişan Hali
8) Mevlana ve Mehmet Akif
9) Kara Kitap - Bir devrin yüz karası
10) Radyo Konuşmaları
11) Müslüman Çocuğun Şiir Kitabı
kaynak: http://www.akkalemler.com/

FERMAN KARAÇAM'IN KALEMİNDEN OSMAN YÜKSEL
Antalya'nın Akseki ilçesinde doğdu. Asıl adı Osman Zeki'dir. Akseki müftülerinden Salim Yüksel'in oğlu, eski Diyanet İşleri başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki'nin yeğenidir. İlkokulu Akseki'de, ortaokulu Antalya'da okudu. Ankara Atatürk Lisesi'ni bitirince Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'ne kaydoldu (1940). Son sınıfta iken 3 Mayıs 1944'te meydana gelen öğrenci olaylarına karıştığı gerekçesiyle tutuklanarak sıkıyönetim uygulanan İstanbul'a gönderildi ve hapse konuldu. Burada kendisine yapılan baskı ve işkence onun bundan sonraki hayatında ve milliyetçiliğe tutunmasında önemli rol oynadı. Tahkikat neticesinde suçsuz olduğu anlaşıldı ve üç buçuk ay sonra beraat kararı verildi. Bunun üzerine yarıda kalan öğrenimini tamamladı, fakat Maarif Vekâleti kendisine diplomasını vermedi. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'ın Ankara Belediyesi Tahakkuk Şubesi'nde görev yapması teklifini kabul ettiyse de bir yıla yakın bir süre çalıştıktan sonra buradan ayrıldı.

1947-1962 yılları arasında Serdengeçti adıyla aylık bir dergi çıkardı. Sık sık tutuklanması ve derginin kapatılması yüzünden dergi ancak otuz üç sayı yayımlanabildi. 1952'de Bağrı Yanık adında tek sayfalık mizah gazetesi de sadece bir sayı çıktı ve hemen kapatıldı. Yazı hayatını Yeni İstanbul, Zafer, Türk Yurdu, Millî Gazete, Çağlayan gibi gazete ve dergilerle devam ettirdi. 1965-1969 döneminde Adalet Partisi'nden Antalya milletvekili olarak meclise girdi, ancak parti yöneticilerine karşı eleştirilerden dolayı partiden ihraç edildi. Daha sonra başka partilerden meclise girmeyi denediyse de seçilemedi. Akrabalarından İsmet Hanım'la evlenmiş olan Osman Yüksel son yıllarında parkinson hastalığına yakalandı ve 10 Kasım 1983'te vefat etti. Mezarı Ankara'da Cebeci Asrî Mezarlığı'ndadır.
ESPRİLİ VE COŞKULU BİR MİZACA SAHİPTİ
Gerek aile fertleri gerekse çevresi bakımından İslâm'a olan yakınlığı Osman Yüksel'in küçük yaşlarda Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Yûnus Emre ve Mehmed Âkif Ersoy gibi mutasavvıf, şair ve düşünürlerden etkilenmesine vesile olmuş, daha sonra bu halka Nâmık Kemal, Ziya Gökalp ve Nurettin Topçu ile genişlemiş, fakat daha ziyade Mehmed Âkif'in etkisi altında kalmıştır. Esprili ve coşkulu bir mizaca sahip olan Serdengeçti felsefe okumayı çok arzulamış, Batılı filozofları üniversite yıllarında tanımış, varlık, yokluk, insan ve kâinatla ilgili soruları kendisine bu dönemde sormuştur. Ancak felsefeyi ve Batılı filozofları tanıdıktan sonra ne Rousseau'nun vicdan ve hürriyetinin ne Spinoza'nın panteizminin ne Nietzsche'nin ihtiraslarının ne de Bergson'un hayat dolu felsefesinin kendini Mevlânâ ve Yûnus Emre kadar tatmin edebildiğini söylemiştir.
Osman Yüksel, Batı'nın filozoflarından ziyade klasiklerini, şair, hikâyeci ve romancılarını kendisine yakın bulmuştur. Lamartine, Lermentof, Dostoyevski, Puşkin, Çehov bunlardan bazılarıdır. Bu yazarların insan ve tabiat tasvirlerinden etkilenen Osman Yüksel aynı zamanda Köroğlu, Karacaoğlan, Ferhad, Âşık Hüsnü gibi halk şairlerinin tesirinde kalmıştır. Bu tesir onun şiirlerinin tabiatla ilgili mısralarında kendini hissettirmektedir. Düşüncelerini benimsememekle birlikte Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali gibi şair ve yazarların sanat yönünü takdir etmiştir.
TEK PARTİ DÖNEMİNDEKİ UYGULAMALARA KARŞI ÇIKTI
İsmet İnönü başta olmak üzere Nevzat Tandoğan, Hasan Âli Yücel, Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali, Falih Rıfkı Atay, Ahmet Emin Yalman gibi dönemin önemli isimleriyle sürekli mücadele içinde olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi ve onun uygulamalarına cesaretle karşı koyduğu için dergisinin adını Serdengeçti koymuş ve bu isim kendisinin özelliğiyle birleşmiştir.
İslâm'ı, Türk milliyetini, tarih ve gelenekleri, mukaddesatı ve dince kutsal sayılan değerleri savunmak için çıkardığı, kapağına “Allah'a, millete, vatana koşanların dergisi” ibaresini yazdığı ve genellikle tek başına yönetip dağıttığı derginin son sayılarına kadar yazılarının çoğunu kendisi yazmıştır.
1950 seçimlerinden sonraki sayılarında Cevat Rıfat Atilhan, Ali Fuat Başgil, Nihal Atsız, Eşref Edip Fergan, Zeki Velidi Togan ve daha sonraki sayılarında Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Kaplan, İsmail Hami Danişmend, Peyami Safa gibi isimlerin de makaleleri (çoğu alıntı yoluyla) yer almıştır.
Osman Yüksel, derginin ilk sayısında kendisini okuldan attıran zamanın Maarif Vekili Hasan Âli Yücel hakkındaki sert yazısı sebebiyle hapse atılmış, çıktıktan sonra aynı sertlikte yazmaya devam etmiş, fakültesiyle ilgili yazdıklarından dolayı yine mahkûm edilmiştir.
ŞİİRLERİNDE ÇOĞUNLUKLA VATAN, MİLLET, DİN KONULARINI İŞLEDİ
Düşüncelerini çok açık ifade edemediğinde espri ve mizah yeteneğini kullanmış, karikatürize ettiği olay, uygulama ve düşünceleri eleştirmiştir. Yazı ve şiirlerine hâkim olan heyecan dışında hicivleri ve esprileri de muhaliflerini yaralayacak kadar keskin olmuştur.
Milliyetçilik, ırkçılık ve Türkçülük üzerine yazdığı yazılarda Cumhuriyet Halk Partisi'nin altı okundan biri olan milliyetçiliğin aynı parti tarafından istismar edildiğini, ülke kaynaklarının parti mensupları ve memurlar tarafından âdeta yağma edildiğini, bir tarafta devlet eliyle mutlu bir azınlık oluşturulurken diğer tarafta halkın fakir ve perişan bırakıldığını, basında milletin millî ve mânevî değerleriyle alay edildiğini, ahlâksızlığın özendirildiğini, birçok gazetede açıkça din düşmanlığı yapıldığını dile getirmiştir.
Dünya meseleleriyle de ilgilenen Serdengeçti, Cezayir'de Fransız zulmüne karşı direnen mücahidlerin Türkiye radyolarındaki haberlerde “âsi” ve “tedhişçi” olarak nitelenmesine ve Birleşmiş Milletler'de görüşülen Cezayir meselesinde Türkiye temsilcisinin Fransa lehine oy kullanmasına karşı çıkmış, bu konuda sert yazılar yazmıştır.
OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ'NİN ESERLERİ
Çoğu birkaç defa basılmış olan eserleri şunlardır: Mabetsiz Şehir (Ankara 1949); Bir Nesli Nasıl Mahvettiler (İstanbul 1950); Bu Millet Neden Ağlar: Türklüğün Perişan Hali (Ankara 1952); Gülünç Hakikatler (Ankara 1957); Mevlana ve Mehmed Akif (Ankara 1958); Ayasofya Davası (Ankara 1959); Müslüman Türk Çocuğunun Şiir Kitabı (Ankara 1960); Kanlı Balkanlar (İstanbul 1992); Said Nur ve Talebeleri (haz. Bozkurt Zakir Avşar, İstanbul 1992); Serdengeçti'den Serdengeçtilere (haz. Bozkurt Zakir Avşar, İstanbul 1992); Akdeniz Hilalindir (İstanbul 1995). Serdengeçti bazı çeviriler de yapmıştır: Kanunî Devrinde Bir Sefirin Hâtıratı (O. G. de Busbecq, Ankara 1953); İlimler ve Sanatlar Hakkında Nutuk (J. J. Rousseau, Ankara 1959); Beynelmilel Yahudi (H. Ford, Ankara 1961); Sokrat'ın Müdafaası (Eflatun, Ankara 1962); Peygamber Kahraman Muhammed (Thomas Carlyle, Ankara 1963). Serdengeçti'nin Mahallenin Yedi Delisi (hikâye), Millî Görüş (Millî Gazete'deki yazılarından seçmeler), Olur mu Böyle Olur mu, Kardeş Kardeşi Vurur mu (Zafer gazetesindeki makaleleri), Radyo Konuşmaları, Aklı Selim - Yavuz Selim (Yeni İstanbul gazetesindeki makaleleri), Kara Kitap (hâtıralar) gibi yayımlanmamış eserleri de vardır.
Kaynak: Ferman Karaçam, Diyanet İslam Ansiklopedisi